ŞEBNEM
KORUR
FİNCANCI

Bir İnsan Hakları
Savunucusunun Yaşamı

1 MART 2021

“Mutlu tesadüfler zinciri” sonucunda kendini Adli Tıp’ta buldu; gerisi ise tesadüf değil: Adli Tıp’ı devleti aklayan kurum olmaktan çıkarıp insan hakları mücadelesinin bir parçası haline getirmesi, işkence mağdurlarına yönelik ilk kurumun kurucuları arasında yer alması, işkencenin belgelerini ortaya çıkarması, barıştan yana tavır alması… Hepsi onun bilinçli tercihleri. Bedelleri ağır olsa da doğru bildiği yoldan geri adım atmaması da öyle. Çünkü o “otoriteye boyun eğmeyen” ve hakikatin peşinden gitmekten hiç yorulmayan biri. “Onlar hakikat bükücüyse biz de hakikati doğrultucularız” diyen Şebnem Korur Fincancı’yla bütün bir ömre yayılan mücadelesini konuştuk.

Söyleşi: AYŞEGÜL DOĞAN

Çocukluk ve siyasetle tanışma

Annem politik bir kadındı. 1960’larda CHP kadın kollarında çalışıyordu. Aktifti. Sonra CHP il bülten komisyonunda görev yaptı, eli kalem de tuttuğu için beğeniliyordu. Dolayısıyla hep bir siyaset gündemi vardı evin içinde. Arkadaşları geldiğinde tartışmalar olurdu. CHP’de o dönem İsmet İnönü, Bülent Ecevit tartışmalarının olduğu dönem. Annemler daha genç kuşak olduğu için Bülent Ecevit’i destekliyorlardı. Mitinglere giderdik. Kahve toplantıları olurdu. Kahve toplantılarına gidip tartışmaları izlemeyi çok severdim ben, dört-beş yaşlarındaydım, masanın üstüne oturup tartışmaları izlediğimi hatırlıyorum. Bir ilgim varmış herhalde.

1971’de 12 Mart muhtırası, baskılar, idam cezaları, 6 Mayıs sabahı… Evde birlikte yas tuttuğumuzu hatırlıyorum. Hepimiz için çok ağır bir durumdu.

Kadıköy Maarif Koleji politik bir okuldu. Siyasetin yükseldiği, toplumda yaygınlaştığı ve insanların politize olduğu bir dönemdi aynı zamanda. Bir yandan okulda arkadaşlarımda gördüğüm kitapları okuyorum, bir yandan da okumaya meraklı olan annem yol gösteriyor. O dönem fark ettim ki, bu örgütlerin otoriter tutumları da aslında devletin otoriter tutumundan çok farklı değil. Dolayısıyla, daha 14-15 yaşında, doğru yaptıkları işlerde destek olurum ama bir örgütün otoritesine boyun eğmem diye karar verdim. Pek çok şeyi reddettiğim ve dolayısıyla anarşizme yakın ama solda ve sonrasında da anarko-komünist diye tanımlayabileceğim bir kimliğe doğru geçtiğim dönemdi. Ama hep sola, soldaki bütün örgütlere yakın oldum, yaptıkları iyi işlerde destek vermeye çalıştım. Topluma dönük yüzlerinde yanlarında oldum. Sağlık taramaları olsun, bilgilendirmeler, çalışmalar. Öyle bir gençlik işte…

“İlk farkındalığım babamın anlattığı öykülerle oldu”

Aslında babamın ilk işyeri MİT. İlginç ama babam hukukçuydu, dedem de subay. Dedemin iş arkadaşı, babamın işe başlayacağı dönemde MİT başkanı. Dolayısıyla babamı MİT’te işe sokuyor. Öngörülen şu ki askeri ataşe olacak. Fakat babam hoş olmayan, kişiliğine uygun olmayan şeylere tanıklık ediyor. O dönemde MİT mensupları ev baskınlarında gözlemci statüsüyle orada bulunurmuş, bir ev baskınında asıl aradıkları kişi olmamasına rağmen bir kadının kocasını alıp götürüyorlar. Buna karşı çıkıyor babam, gözlemci statüsüyle. Kadın gebe, bir sandığın içerisinden 2,5 lira çıkarıyor, babam, “muhtemelen” demişti, “doğum parası olarak kenara ayırdıkları paraydı o.” Ertesi gün istifasını veriyor babam. Hukuktan da nefret ederdi zaten. Sonra özel sektöre Yunus Çimento’ya girdi. Sayılarla, makinelerle arası iyiydi, önce muhasebe servisine girip işe başladı ve oradan idare müdürü olarak emekli oldu. Yani çocukluğumdan itibaren, babam nadir olarak beni korkutmak için MİT sürecini anlatırdı; “Ayağını denk al, adamlar böyle hiç ortada bir şey yokken seni alıp götürebilirler” derdi, yani ilk farkındalığım babamın anlattığı öykülerle olmuştu.

Mutlu tesadüfler zinciri

Söyleşilerde genelde bana en çok sorulan soru, adli tıp gibi az bilinen bir branşı nasıl seçtiğimdir. O yüzden öncelikle onu anlatayım. Adli tıbbı seçmem bilinçli bir karar değil, tümüyle tesadüf ama İngilizcede çok sevdiğim bir sözcük vardır, serendipity diye, mutlu tesadüf demektir, işte benim adli tıp seçimim, hakikaten art arda gelen mutlu tesadüfler sonucu oldu. Mecburi hizmet sürecim çok yıpratıcıydı, çünkü sağlık hakkına erişimle ilgili sınırlılıklar çok yorucuydu ve bu nedenle çok etkilendim ben. Bir de Verem Savaş Dispanseri’nde çalışıyordum ve önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen çok ağır tablolarla karşılaşıyorduk. Bu yetersizliğin yarattığı yükle klinik alanda ihtisas yapmamaya karar verdim. Aklımda patoloji alanı vardı. Çünkü patolojiyi, yani laboratuvarı çok severim. Kürsü başkanımız Talia Baykan hocaydı, anılarıyla yaşasın, çok severdim. Talia hocayla konuşmaya gittim, sınava gireceğimi söyledim. “Sakın girme” dedi, “ben kadro için söz verdim, seni alamazsam çok üzülürüm, sen bir sonraki sınava gir.” Ama o sırada mecburi hizmetim bitiyor, zaten şehre döneceğim, o arada kızım da küçük ve ona annem bakıyor, eşim mecburi hizmete geri döndüğü için başka bir şehirde; kısacası hepimiz ayrıyız, inci dizisi gibi Gaziantep’ten Konya’ya kadar dizilmişiz. Bunları anlattım, hocam da dedi ki, “Adli tıpta ihtisas yap, eğer sevmezsen seneye kadroyu açtığımızda girersin, yok seversen de sen bitirince kadro açarız, yine gelirsin”. Bana mantıklı geldi ve böylece adli tıbba başladım. Tabii çok sevdim.

80’ler: “İşkencenin nasıl aklandığına tanıklık ettim”

1984 sonunda Adli Tıp Kurumu, bizim için devletin suçlarını aklayan bir kurumdu. Öğrencilik yıllarımızda da öyleydi, çünkü biliyorsunuz, özellikle 70”li yılların sonunda ve 80’lerin başında, yani cunta döneminde, pek çok arkadaşımız katledildi ve biz cenazelerini almaya Adli Tıp Kurumu’nun Gülhane’deki eski yerine giderdik. Dolayısıyla kuruma ilişkin duygumuz, kaçınılmaz olarak pek olumlu değildi, bizim için bir aklama müessesesiydi. O yüzden mesleğe başladığım dönemde, adli tıbbı insan hakları mücadelesiyle nasıl ilişkilendirebiliriz ya da insan hakları ihlallerinin görünür olmasında bir rolü olabilir mi meselesi kafamda pek açık değildi.

Ancak uzmanlık eğitimimin ilk haftasında bir genel kurul oldu. Sorunlu vakalar genel kurulda tartışılır ve biz de zorunlu eğitimimiz gereği buna katılırız. İşte o kurulda, işkencenin nasıl aklandığına tanıklık ettim ben doğrudan. O zaman düşündüm ki, elimizde tıbbi veriler var ama bunları doğru değerlendirecek bir mekanizma kurulmamış, bilimsel basamaklar tanımlanmamış. Demek ki bu konuda çalışılabilir ve işkencenin kanıtlanması, aslında adli tıbbın bir görevi olabilir diye düşündüm. Yani bu konudaki düşüncem doğrudan içeriden tanıklıkla oluştu.

“O gün kendime bu konuda çalışacağıma dair söz verdim"

O gün kurulun gündeminde olan vaka Mustafa Hayrullahoğlu’nun ölümüydü. 15-16 Haziran direnişinin örgütlenmesinde önemli rol alan devrimci Mustafa Hayrullahoğlu, 12 Eylül darbesinin hemen ardından yakalanmış, ağır işkence yapılarak öldürülmüş ve polis tarafından kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. İşte Adli Tıp Kurumu’nda bu devrimcinin cesedine otopsi yapılmış ve işkenceye dair tüm tıbbi bulgular tanımlanmıştı ama otopsi sonuçlarını gördükten sonra bile bu olayın işkence olduğu söylenmiyordu. Hiçbir şey demiyorlardı; sadece işkencenin belirtilerini, askı işkencesini ya da diğer belirtileri tanımlıyorlar ama orada bırakıyorlardı. Bu yaralanma ve ölümün neye bağlı olduğuna dair hiçbir yorum yapılmadığı için de, sadece “travmaya bağlı ölüm” deniyordu. Ama o travma neydi, neden oldu, söylenmiyor; “işkenceye bağlı” gibi bir ifade yok. İşte tam da burada, hekimlik noktasından hareket ettiğimizde bunun adını da, tanısını da koymalıyız diye düşünmek gerekiyor ama genel kurulda hiç öyle olmamıştı.

Örneğin, falaka işkencesinin belirtisi olarak ayak tabanlarında morluklar vardı. Adli tıbbın duayen hocaları diyeceğimiz hocalar bunu şöyle tartışıyorlardı: “Doğrudan darbeyle olabileceği gibi ayakları üzerinde zıplayarak kendisi tarafından da meydana getirilmiş olabilir.” İnsanın ayakları üzerinde zıplayarak ayak tabanlarını morartmasının mümkün olmadığını biliyoruz, öyle olsaydı bütün basketbolcular ayak tabanları mor ve şiş olarak dolaşırlardı. O yüzden bu ayırıcı tanıyı yapabilme olanağımız var mıdır, bunu araştırmak ve daha bilimsel, somut kanıtlar oluşturmak düşüncesi orada oluştu aslında. Fark ettim ki, insan hakları mücadelesinde bir odak olabilir adli tıp. Ve gerçekten elimizden geleni de yaptık adli tıbbın değişimi için.

O gün, genel kurulda Mustafa Hayrullahoğlu’nun vakası tartışılırken dedim ki, “Bunun bilimsel ölçütleri var, tıbbi bilgimizi bunun için kullanabilir ve tanı koyabiliriz. Ayırıcı tanı mekanizmalarını kurmak ve çalışmak gerekiyor.” Sonrasında ise hakikaten çok şanslıydım, çünkü birkaç yıl içinde Adli Tıp Uzmanları Derneği ve TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) kuruldu; hem bu kurumlarda hem de TTB’de birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız, özellikle TBB Genel Pratisyenlik Enstitüsü’nün oluşturduğu eğitim modellerinden yararlanarak bu mekanizmanın oluşması için çok emek verdik. Dolayısıyla bütüncül bir bakışı yakalamış olduk.

Ben o genel kurul günü kendime bu konuda çalışacağıma dair söz vermiştim, yerine getirmiş oldum. Tabii buna ek olarak başka pek çok konuyu da çalışmamız gerekti: Şiddeti, kadına yönelik şiddeti, erkek şiddetini, çocuk istismarını; sonuçta hepsi benzer mekanizmalardı. Her birinde ayırıcı tanıyla olayın ne olduğunu, etkenin ne olduğunu söyleyebilme olanağı verdi bize bilimsel bakış açısı.

“Hiç otoriteye boyun eğme alışkanlığım olmadı”

Tıbbın genelinde otoriter bir mekanizma işler, hoca söyler asistan yapar, uzman yapar; hoca ne derse o yapılır, böyle bir yapı var. Cerrahiden dahili dallara kadar her alanda bu böyledir; hocayla tartışılmaz, soru sorulmaz. O yıllarda adli tıp da öyleydi, hele ki Türkiye’de adli tıbbın kurucusu olan Şemsi Gök, gerçekten bu anlamda bir otoriteydi. Türkiye’de bu açıdan önemli bir iş yapmış, ama öte yandan adli tıbbın aklama müessesesi olmasında da önemli adımlar atmış. Burada sanırım dünya görüşü ve kişilik özellikleri belirleyici oluyor.

Benim otoriteye boyun eğme alışkanlığım hiç olmadı bugüne kadar. Şemsi Hoca’nın otoritesine de boyun eğmedim. Dolayısıyla sürekli atışırdık, hakkımda genelgeler yayınlardı. Mesela, “Kot pantolonla işe gelinmez” diye genelge çıkmıştı, ben kot pantolonla işe geliyorum diye. Ama öte yandan da bilimsel bir ilişki tabii ki. Ne kadar kızsa da, bir şey söylemesi gerektiğinde haber gönderir, “Asistanların başına gidin, söyleyin” derdi. Ben de “Asistanların başı değilim ben, öyle bir mekanizma yok” diye itiraz ederdim. Böyle bir ilişkiydi.

Mücadele hattını kuran bir örgütlenme: Adli Tıp Uzmanları Derneği

1992’de uzmanlık derneğini kurduk. Bu çok anlamlıydı gerçekten. Çünkü uzmanlık alanının eğitimini belirleyen, mücadele hattını kuran bir örgütlenme modeli oldu Adli Tıp Uzmanları Derneği. Derneği kurduktan sonra bir de bilimsel dergi çıkarmaya başladık; Adli Tıp Bülteni. Çok önemliydi ve bugün uluslararası saygınlığı olan bir bilimsel dergi oldu. Sonra adli bilimler kongreleri düzenlemeye başladık, hem ulusal hem uluslararası. Yani bugün uluslararası saygınlığa sahip bir derneğimiz var. Sözü olan bilim insanlarımız var. Ve işkencenin yalnızca hukuki bir tanım değil, aynı zamanda klinik bir tanı olduğu gerçeği bugün tüm dünyada kabul görüyorsa, bunda İstanbul Protokolü’nün, yani işkencenin etkili soruşturulması ve belgelenmesine dair el kitabının önemli bir payı var. Adli Tıp Uzmanları Derneği de o çalışmanın katılımcılarından biri.

“İktidarlar her zaman adli tıbba egemen olmak ister”

İktidarlar her zaman adli tıbba egemen olma yönünde bir irade göstermiştir. Sadece bugün değil, geçmişte de böyledir. Dolayısıyla iktidarlar, atamalarla Adli Tıp Kurumu’nu Adalet Bakanlığı’nın bağlı kuruluşu kılarak başından itibaren kendilerinin iradesi altında ve kendi çizdikleri sınırlar içinde davranmaları yönünde çaba göstermişlerdir. Buna karşın adli tıp alanında da evrenselleşmiş bilimsel değerleri tıbbın gerektirdiği biçimde kullanmak ve bilimin yolunu izlemek gibi bir irade de kaçınılmaz olarak yerleşmiş durumda. Tabii ki doğrudan devletin sorumluluğunda olan hak ihlalleri ve işkence olgularındaki değerlendirmelerde bir sınırlılık olduğunu görüyoruz. Ancak 90’larda Adli Tıp Kurumu’nda ben de çalıştım ve çeşitli kereler görevden alındım ve çalıştığım dönemlerde işkenceden ölüm olgularıyla ilgili birçok değerlendirme çıktı kurumdan. Dolayısıyla bu anlamda bir değişim süreci ister istemez kendisini gösterdi.

Devletin etkisiyle ortaya çıkan çelişkiler bizim bilimsel toplantılarımıza da yansıyordu tabii ama adli bilimler kongrelerinde mutlaka işkencenin ve İstanbul Protokolü’nün tartışıldığı oturumlar oluyordu. Biz standart bir eğitim programı oluşturduk uzmanlık eğitimi için ve İstanbul Protokolü eğitimlerini onun içine yerleştirdik. Dolayısıyla bir değişim oldu. Yeterli mi derseniz, hayır; Adli Tıp Kurumu ne yazık ki bu ayırıcı tanımı yapma, işkence tanısı koyma iradesinde yeterli düzeyde değil halen.

İşkencenin belgesi

1993’te işkencede öldürülen Baki Erdoğan davası var örneğin, ya da 1995’te çoğu lise öğrencisi 16 gence gözaltında işkence yapılmasına ilişkin Manisalı Gençler davası var; bunlar, hazırlanan alternatif değerlendirmeler sonucunda yargının cezasız bırakamayacağı davalar oldu. Hem Baki Erdoğan’da hem Manisalı gençlerde işkencenin kanıtlanması kolluğun cezalandırılmasına olanak verdi. Keza Süleyman Yeter davası da öyle. Yeter, Limter-İş’te eğitim uzmanıydı, 1999’da gözaltında işkencede öldürüldü. O davada da işkence yapan kolluk kuvvetleri ceza aldı.

Yani böyle birçok örnek sayabiliriz ama bir bütün olarak neyi değiştirdik, asıl bu önemli. En başta birtakım usul güvencelerinin değişmesine olanak sağladık. Elbette usul güvencelerinin varlığı, kolluğun daha özenli davranmasına yol açtı. Belki cezasızlık anlamında çok etkili biçimde aşamadık bu süreci ama kolluk, artık tanı konulabildiği için, bu ağır işkenceleri uygulama konusunda geri durmak zorunda kaldı.

“İki kez görevden alındım, bir kez dönebildim”

Adli Tıp Kurumu’nda iki kez resmi olarak görevden alındım, bir kez dönebildim.

Baki Erdoğan davasıyla başlayan ilk görev sürecim 90’ların başlarıydı. İlk görevden alınmam da 96’da oldu. Soruşturma önceden başlatılmıştı tabii ama raporun çıkması ve beni görevden almaları biraz zaman aldı. 1998’de geri döndüm.

Sonra 2001’de Süleyman Yeter davasıyla ilgili olarak tekrar görevden alındım. Tabii değişik iddialarla oluyor bu görevden alınmalar; Baki Erdoğan ya da Süleyman Yeter davası yüzünden demiyorlar. Soruşturma geçiriyorum, hakkımda “devlet düşmanı” diye ihbar yazıları yazılıyor kamu görevlileri tarafından, ama görevden alınma aşamasına geldiğinde rektörlüğün katkısı olmuştu. Kemal Alemdaroğlu İstanbul Üniversitesi rektörüydü o zaman, Adalet Bakanlığı'na devlet düşmanı olduğuma dair yazı gönderdi ve böylece görevden alındım. Daha sonra anabilim dalı başkanlığı görevime de son verdi, maaş kesme cezası uyguladı ve polikliniğimizi kapattı.

Tabii bu baskıların öncesi de var. 1990’ların başında doçent olmuştum fakat Şemsi Hoca beni Adli Tıp şube müdürlüğüne sürmüştü. Şube müdürlüklerinde uzman doktorlar çalışır, dolayısıyla bu anlamda, şube müdürlüğüne sürülen ilk doçenttim ben. Sonra geri döndüm. Bu kez İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki hocalarım, orada hoca olmam için ısrar ettiler. Gerçekten de akademisyen olmak daha uygundu. Uğradığım sürgünle birlikte tehditleri de gören hocalarımın beni üniversiteye aktarmasını, farklı bir görevden alma biçimi diye de tanımlayabiliriz tabii. Ama bir yandan çok iyi oldu, çünkü Türkiye’de ilk Adli Tıp Polikliniği’ni biz açtık üniversitede. Açıldığı günden bugüne kadar her zaman çok önemli bir işlev gördü Adli Tıp Polikliniği. Örneğin işkencenin belgelenmesini kolaylaştırdı; kafalarında farklı konumlandırdıkları için İnsan Hakları Vakfı’na gitmekten kaçınan insanların başvuru yaptığı bir yer oldu.

“Verdiğim sözü yerine getirdiğimi hissediyorum”

Binlerce, hatta belki de on binlerce kişiye eğitim verdik. Sadece Sağlık Bakanlığı’nın, mecbur kalarak Adalet Bakanlığı’yla birlikte proje yaptığı İstanbul Protokolü’nde 3500’ün üzerinde hekime eğitim verdik. Birlikte projede çalıştık. Bunun ötesinde TTB, TİHV, Adli Tıp Uzmanları Derneği olarak bizim düzenlediğimiz eğitimler ve ayrıca uluslararası eğitimler de var.

Uluslararası eğitim alanında, IRC (International Rescue Committee / Uluslararası Kurtarma Komitesi), IRCT (İşkence Mağdurları için Uluslararası Rehabilitasyon Merkezi), Dünya Tabipler Birliği ve PHR (Physicians for Human Rights / İnsan Hakları için Hekimler) ile birlikte yürüttüğümüz çalışmalarda binlerce hekime eğitim verildi. Sadece hekim de değil, diğer sağlık çalışanlarına, insan hakları savunucularına, hukukçulara, psikologlara ve sosyal çalışmacılara eğitim verildi ve bu eğitim yaygınlaştırıldı. Ben bu anlamda ilk gün verdiğim sözü yerine getirdiğimi hissediyorum.

Bahreyn: Taziyede otopsi

Uluslararası Adli Uzmanlar grubu (IRS) var; ilk başta 30 kişiydi, şimdi genişledi. Buraya çeşitli olgular geliyor, tartışıyoruz. Bazı ülkelerde bu vakaları iktidarların baskı ve tehdidi nedeniyle doğrudan değerlendirme olanağı bulunmuyor. Mesela Yeni Zelanda’ya gittim ben, işkence görüp ülkesinden kaçmış mültecilerin değerlendirilmesinde eksiklikler vardı, bundan dolayı mültecilik başvuruları reddediliyordu. Biz onların muayenesini yaptık. Filipinler’de cezaevinde işkence iddiaları vardı, onların muayenesine gittik.

Bu arada Bahreyn’den bir talep oldu. Genç bir erkek kayboluyor, aile karakola gittiğinde “Gözaltında, birazdan bırakırız” diyorlar. Ama ortada yok, sonra denizde bulunuyor cesedi, otopsiye götürülüyor. Resmi makamlar aileye “suda boğulma” diyor, aile ise bunu kabul etmiyor. Israrcı oluyor, ölüm belgesini ve cenazeyi almıyor. Diyor ki, biz uluslararası bir uzman talep ediyoruz. Ama hükümet reddediyor. Başka ülkelerden insanlar gidip değerlendirme yapmak istiyor. PHR’dan gidenler sınır dışı ediliyor ülkeden. Biz, TC vatandaşlarının Bahreyn’e vizesiz gidebilme olanağından yararlandık. Aramızda tartıştık; bunlar erkek ve Batılı birini bekliyorlar adli tıpçı olarak, öyleyse en uygunu nedir, onlara yakın bir yerden bir Ortadoğulu kadın olmalı dedik. Dolayısıyla ben giderim dedim ve öyle başladı hikâye.

Giderken bir sıkıntı olmadı; aile ölüm belgesini imzalayıp cenazeyi aldı, defnedileceği mezarlığın oradaki cenaze evinde otopsi yapacağız. Ben bu halimle gitsem dikkat çekerim diye oradaki yerel kadınların giydiğine benzer bir kılıkla, taziyeye gitmiş gibi katıldım aralarına. Tabii öyle olunca kimse yadırgamadı. En acı olanı, otopsi sürecinde birtakım işleri yapacak tekniker bulma olanağı olmadığı için aile bireyleri yardım etti. Kendi çocukları bile orada hakikat ortaya çıksın diye bir uğraş içerisindeydiler. Hiçbir şey bulamama olasılığı da vardı ama son derece fütursuzca davranmış ve elektrik işkencesi uygulamışlardı, bunu kanıtlayabildik. İzler vardı. Üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen patolojik olarak suda boğulma hikâyesi doğruydu, elektrik işkencesine bağlı olarak dolaşımın baskılanmış olması nedeniyle öldüğünü zannedip cenazeden kurtulmak için denize atmışlardı herhalde ama tabii bilinci kapalı olduğu için kendini kurtaramamıştı. Çünkü aile, maktulün çok iyi bir yüzücü olduğunu söylüyordu. Bütün koşulları ve ifadeleri değerlendirmek gerekiyordu. Oradan deniz suyu aldım, incelemek üzere. Tabii sıkıntılı bir süreç; çünkü örnekleri aldım ama bunları nasıl götüreceğim Türkiye’ye? Halk arasında iman tahtası denen kocaman kemiği aldım yanıma, suda boğulma araştırması açısından gerekli, ama ya bunu havaalanında görürlerse nasıl açıklayabilirim?

Bavula baktıklarında göremeyecekleri bir yöntem buldum, dışarıdan alüminyum folyo kutu gibi görünüyordu. Sonra deniz suyunu küçük tüpler içinde, diş fırçamı koyduğum çantaya koydum, makyaj malzemesi gibi görünecekti. Bagaja verdim. Heyecanla da bekledim İstanbul’da bagajın gelmesini, neyse ki kimse açmamıştı, yani görselerdi şu anda Bahreyn’de bir cezaevinden size yazıyor olabilirdim.

Fakat bütün risklere rağmen Bahreyn çok önemli bir deneyimdi. Ben oradaki insanların, maktulün annesinin, babasının, amcasının yüzündeki ifadeyi hiç unutmuyorum. Otopsiyi tamamladığımızda birtakım bulguları açıklamıştım, çıplak gözle görülebilen şeylerle elektrik işkencesi olduğunu düşündüğüm lezyonları gösterip “buradan bir şey çıkacak” dediğimde yüzlerindeki ifadede hakikatin ne kadar onarıcı olduğunu gördüm.

Bosna: Hakikat ve adalete hizmet eden belgeler

Savaşın sonlanmasından sonra, daha doğrusu ateşkes sürecinde Bosna’ya PHR’la beraber gittik. PHR toplu mezarlarla ilgili araştırmalar yapıyor ve gönüllü ekipler oluşturup çıkan cenazelerin kimliklendirilmesini organize ediyordu. BM Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne de bütün bunlar belge olarak gitti. Çok da kıymetli oldu, Sırp savaş suçlusu Miloseviç’in savaş suçundan ceza almasına olanak verdi bu belgeler.

Bu belgelemelerin çok etkili ve anlamlı olduğunu görmek gerekiyor. Hakikatin ortaya çıkmasını, dolayısıyla adaleti sağlıyor. Onun ötesinde bir de şu var; kimliklendirme yapıldığında aileler yakınlarının kemiklerine olsun ulaşma olanağı buluyorlar ve yas süreçlerini tamamlamaları için de bu çok önemli. Bunu Cumartesi Anneleri’nden de iyi biliyoruz değil mi? Her kayıpta, her zorla kaybetmede bitmeyen bir yasla karşı karşıyayız. Kayıp yakını iki yıldır arıyorsa mesela, iki yıldır yasta ama gerçekten yasta mı, o bile belirsiz. Onlarca yıldır bekleyen anneler var. Ve Cumartesi Anneleri olarak oturmaya başlamaları bile, o yas sürecinde onarıcı bir etki yapabilecekken, bu eyleme bile olanak verilmiyor şu an itibariyle.

Cizre: Yanmış çene kemiği bir çocuğa aitti

Cizre ile Bosna farklı; Bosna’da bir savaş vardı ve yerleşik hale gelmiş farklı ordular vardı; daha doğrusu bir ordu bir halka saldırıyordu. Her iki taraf da kendisini farklı uluslara ait hissediyordu. Ama Türkiye’de “bölünmez bütünlük” iddiası altında Kürtlere yönelik bir saldırıdan, bir kıyımdan söz etmek mümkün.

Cizre’de ne gördük: Cizre’de halkın yaşadığı mahallelere ağır silahlarla, savaş silahlarıyla saldırıldığını gördük. Ailelerin yaşadığı binalarda kocaman havan mermisi delikleri gördük. Binaların yıkıldığını gördük. Binaların bu ağır silahlarla yıkılmasının ötesinde öyle bir öfke gördük ki, evi yıktıktan sonra balyozla evin içindeki eşyaları parçaladıklarını gördük. Ve balyozu da orada kenara atılmış halde, bir köşede durur bulduk.

Tabii bütün bu yıkımın ötesinde hepimiz biliyoruz, susuz ve havasız kaldığını haykıran insanlar gördük; bütün kanallardan canlı yayınlandı. Bakın, o zamandan bugüne durum ne kadar farklılaşmış. Bugün olsa bütün kanallardan canlı yayınlanamazdı o çağrı. İnsanlar sığındıkları yerlerde, ne yazık ki yine ağır silahlarla vurularak ve yakılarak öldürüldü. Ben oraya gittiğimde girilebilir halde olan tek bodrum vardı. Diğerlerinden biri tamamen yerle bir olmuştu, diğeri de bir iskambil kâğıdı destesi gibi birbirinin üstüne binmiş ve üç boyutludan iki boyutlu hale dönüşmüştü. Ayakta kalan tek bodruma girdiğimizde ilk başta o karanlıkta olayın vahametini çok algılayamadık, sonra yerde yanmış kemik parçaları gördük. Girişin sol tarafında oda gibi bir alan vardı. Orada yerde gördük un ufak olmuş simsiyah kemik parçalarını. Aralarında, kısmen isle kararmış olsa da fazla zarar görmemiş bir çene kemiği bulduk, altçene kemiği. Boyutları itibariyle ölçebilecek alet de yoktu.

İHD başkanı Öztürk Türkdoğan’la beraber taziyeye gitmiştik, çenenin yanında bir de yanmış bir gözlük çerçevesi vardı, belli ki bir yetişkine ait gözlük çerçevesiydi, onunla karşılaştırarak baktığımda neredeyse yarı ölçüsünde olduğunu gördüm. Altçene kemiğinin buna göre 10-12 yaşlarında bir çocuğa ait olduğunu söyledim. Sonradan Öztürk’le beraber bunu belgeledik.

Bizim ardımızdan gelecekler için gereksinimleri de tanımladık; yani inceleme yapabilmek için gerekenleri. Buna göre arkadaşlarımız oraya fotoğraf makineleri ve ölçerlerle gittiler, çok ayrıntılı, kapsamlı bir rapor düzenlediler. Bunlar tabii ki hiç hoş karşılanmadı. Çünkü bize anlatılan neydi devlet tarafından? “Orada teröristler var.” Oysa biz de diyorduk ki, bunlar ailelerin yaşadığı binalar, bu saldırılar karşısında bodrum kata inmek zorunda kaldılar. Biliyoruz ki bölgede bodrum katları çok yaygındır ve iki amaçla kullanılır: Özellikle 90’lardan itibaren, ne yazık ki devletin yönelttiği saldırılarda ya da taraflar arasında çatışma olduğunda sığınak olarak kullanılır. İkincisi de iklim koşulları nedeniyle kiler olarak kullanılır. İyi ki o bodrum katları varmış diye düşünüyor insan o harabeleri görünce. Gerçi bodrum katında olmak da kurtarmamıştı insanları.

Biz orada aileler olduğunu söylüyorduk ve bulduğumuz çocuk çene kemiği, bunu kanıtlayan bir veriydi. Zaten sonrasında da bir çocuğun cenazesinin teslim edildiğini ifade ettiler. Ama teslim edilen cenazenin çocuğa değil, erişkin bir kadına ait olduğunu gördük. Belgeler incelendiğinde de bizim bulduğumuz altçenenin sahibinin aslında teslim edilememiş bir cenaze olduğu anlaşılıyordu. Tabii bunların açıklanması hiç hoş karşılanmadı. Sonrasında da bizim bu suça ortak olmayacağımızı ilan eden Barış İçin Akademisyenler bildirimiz nedeniyle yargılanma sürecimizde ağırlaştırıcı unsur olarak kullanıldı Cizre Raporu. Sanki ben bir suç işlemişim de gizliyormuşum gibi. Halbuki ben son savunmamda, daha doğrusu son beyanımda (niye savunma yapacağım ki, suçlu değilim, bu yüzden son beyanımda) slaytlarla göstermiştim o kemikleri ve birtakım ölümlere dair fotoğrafları. Mahkeme başkanı Akın Gürlek, “Fotoğrafları gösterip siyasi savunma yapma” diye kızmıştı. Ama biz siyasi savunma yapmaya devam etmiştik, çünkü durum siyaseten zaten ortadaydı.

TİHV: Kriminalize edilen insan hakları

2020 yılı, İnsan Hakları Vakfı’nın 30. yılıydı. Bir yandan toplumsal bir farkındalık oluştu insan hakları alanında. Tabii ilk 20 yılında vakfın kurucu başkanı olan ve başkanlığını yürüten sevgili Yavuz Önen’in ve insan hakları savunucularının katkılarıyla geliştirilen etkinliğimizi son dönemde daha yaygın hale getirme olanağı bulduk. Toplumda işkence ile ilgili önemli bir adım attığımızı; başvuruların güvenle yapılabildiği koşulları oluşturabildiğimizi ve daha da yaygınlaştırabildiğimizi düşünüyorum.

2015 sonrası sokağa çıkma yasaklarının ardından Cizre’de referans merkezimizi açtık. Sonra o dönemde oldukça göç alan Van’da referans merkezi açarak, ardından bunu bir temsilciliğe dönüştürdük. Ama Türkiye’de insan hakları açısından baktığımızda kurumsal insan hakları bakış açısının halen olmadığını ve devletin kriminalize etme davranışının yaygın bir biçimde sürdüğünü görüyoruz. Ancak şöyle bir yanı da var: Devlet oldum olası insan hakları örgütlerini kriminalize etme çabası gösterir ve insan hakları mücadelesini terörle ilişkilendirir, fakat artık kimse bu söylemi de ciddiye almıyor. Çünkü temcit pilavı gibi aynı şeyleri tekrar tekrar söylerseniz, bir süre sonra haklı olarak insanlar sizi ciddiye almaz. O kadar çok insan hakkında terör suçlarıyla dava açıldı ki, neredeyse toplumun yarısı terörist artık bu ülkede! Dolayısıyla kimse artık buna inanmıyor.

Ben de TTB’nin başkanlığına seçildiğimde, cumhurbaşkanı “TTB’nin başına ne zamandan beri bir teröristi getiriyorlar?” dediğinde herkes müstehzi bir ifadeyle gülümsedi; çünkü artık bırakın teröristlikle suçlananları, kendi destekçileri bile bunun gerçek olmadığını görüyor.

Ayrıca toplumun çok değişik kesimlerine yönelik saldırılar oldu ve bizimle daha önce çekinik bir ilişki kuran, daha doğrusu kurmamaya çaba sarf edenler bile terörist olarak anılıp yargılandılar. Dolayısıyla TİHV, artık herkes için farklı bir yerde. Bu sadece bizim çabamızla değil, ben bu sebeple devlet yetkililerine de teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum, terör suçlamalarını bu kadar yaygınlaştırarak TİHV’in ve İHD’nin ne kadar hakiki bir yerde durduğunu göstermiş oldular.

TTB başkanlığı

Genellikle önümüzdeki dönemi planlayan biriyimdir, ama başkanlık gibi mevzular, benim planladığım şeyler değil. Çünkü her fırsatta belirttiğim gibi, anarko-komünistim ben. Herhangi bir iktidarda yer almak hiç doğru gelmiyor bana ama maalesef hayat bizi o yöne doğru sürüklüyor. İşte Adli Tıp Uzmanları Derneği’nde başkanlık, kürsü başkanlığı ya da TİHV başkanlığı benim özel tercihim değil ama koşullar onu gerektiriyorsa, sorumluluktan kaçıyormuş gibi olmamak için yürüyorum. TTB başkanlığı da öyle oldu.

Bir kere TTB’de başkan olma niyetiyle girilmez seçimlere. TTB Merkez Konseyi seçimlerine girilir, benim oraya girmek gibi bir niyetim de yoktu. Kadın arkadaşlarımızdan olsun diye çaba sarf ettik, olmadı. Sonra baktım kimse 11’i tamamlayamıyor, o zaman dedim ki, “Tamam, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!”

Tabii ben aday olur olmaz hem sağda hem de “sol”da (tırnak içinde, çünkü ben sol diye tanımlamıyorum hiçbirini) pek çok yapıdan benim başkan adayı olduğum söylentisi yayıldı. Daha önce de dediğim gibi TTB’de başkan adayı diye bir kavram yoktur. Ama muhtemelen kaygılandıkları için öyle bir söylenti yaydılar. Belki bunu yayarsak herkes saldırır, o da geri çekilir diye düşündüler. Ben hiç niyetli olmamama rağmen, bu korkutma ve sindirme harekâtına boyun eğmiş gibi olmak istemediğim için mecburen başkanlığı kabul ettim. Ve şimdiden şöyle önerilerim var; altı ayda bir görev değişimi yapalım, bu altı ay ben başkan olayım, sonraki altı ay başkası olsun. Zaten kolektif iradedir bizimki, 11 kişinin arasında hiçbiri farklı değildir. Ama tabii önerim olumlu karşılanmadı.

Biliyorsunuz, seçim akşamı TT oldum bir saatliğine. “Her fani bir gün ölümü tadacaktır” yazar Zincirlikuyu Mezarlığı kapısında; ben “her fani bir gün elbet işkenceyi tadacaktır” derdim, şimdi diyorum ki “her fani bir gün elbet TT olacaktır bir saatliğine.” Andy Warhol yaşasaydı herhalde bu sözümü beğenirdi, 15 dakikalığına ünlü olmak gibi…

“Bazılarına işkence yapılabilir gibi bir anlayışı kabul edemem”

Evet, TT oldum ama sadece Ak-troller değil, ne yazık ki kendini solda tanımlayan gruplardan da hakaret eden oldu. Tabii ilginç şeyler; YAE’ci diyenler, Ergenekon davalarına destek oldu diyenler, solda tanımlamadığım birtakım gruplar.

Şimdi işkence mutlak yasak, bu bir. İkincisi; insanları öldürmek de, kaçırmak da, tehdit etmek de suç. Birtakım derin çalışmalarla korku salmak da suç. Kim olduğundan bağımsız olarak. Birine işkence yapıldığı iddiası varsa bunu görmezden gelmemek gerekiyor, tersine, görülmesi için çaba sarf etmek gerekiyor. İşkence yapıldığı iddia edilen kişi, benim canım ciğerim olan birinin canına kast etmiş olsa dahi bunu yapmak gerekiyor. İşkenceyi yapan en iyi dostum olsa dahi bunu görünür kılmak gerekiyor. Böyle bir ilkem var benim işkenceyle mücadele eden biri olarak. Tabii anlaşılan o ki, bunu bazı çevrelerle farklı değerlendiriyoruz. Ama ben bazılarına işkence yapılabilir gibi bir anlayışı kabul edemem, öyle bir anlayışı solda da tanımlamam. O yüzden onları da solda tanımlamıyorum zaten.

Ergenekon’a gelince… Evet, dosyanın içinde kişisel olarak hakkımda pek çok ihbar, iddia ve ayrıca o dönemde yargılananların arasına katılmış olanlardan doğrudan gelen tehditler vardı. Zaten öyle olduğu için benim kişisel müdahilliğim de kabul edildi mahkeme tarafından. Ama sonra biliyoruz ki, davayı tamamen bulandırdılar ve sulandırdılar. Ahmet Şık’ın bu kapsamda yargılanması ve tutuklanması bunun örneği. Biz de bu ikiyüzlülüğü göstermek için şöyle bir uygulama yapmıştık. Benim Ergenekon müdahilliğimdeki avukatlarım Ahmet Şık’ın da avukatlarıdır aynı zamanda. Dolayısıyla bu bir ikiyüzlülüktür; karartmadır ama tabii ki Ergenekon süreci karartmanın ötesinde bir adil yargılama ihlalleri silsilesidir ve bu ihlaller sırasında insanların sağlığının bozulması, ölümle sonuçlanması görülen bir durumdur. Her dönemde olduğu gibi. Ergenekon davasında tutuklanıp cezaevinde ölen Kuddusi Okkır da bunun örneklerinden biri. Ve onun sağlık durumu ile ilgili değerlendirmesinde TTB’nin çalışmalarına katkı verenlerden biriyim ben de. Dolayısıyla bütün bu suçlamalar aslında iktidarın algı yönetiminin bir parçası. Bu algı yönetimine, kendini solda tanımlayanların da katılması üzücü.

“Abdullah Öcalan’a özgürlük platformu” tecrite karşı bir platformdur. Biz de başından beri tecritin işkence olduğunu söyleyen insanlarız. Özellikle F tipi cezaevleri uygulamaya geçirilirken bununla ilgili pek çok çalışma yürütmüş ve yayınlar yapmıştık. Tecritin insanın beden ve ruh sağlığını bozucu, sosyal iyilik halini ortadan kaldıran etkilerini tanımlamıştık. Yani tecrit uygulamasının yanında yer almam mümkün değil bir hekim olarak. Buna ilişkin bir çaba sarf edildiğinde de onun içinde olmak ve katkı sunmak boynumuzun borcudur.

Ama onun ötesinde tabii ki ciddi bir süreç de yaşanıyor. Barış sürecinin örülme çabaları ve çözüm iddiası varken, taraflardan birinin bu tartışmalara katılmaması mümkün değil. Zaten biliyoruz ki, çözüm sürecinde bu taraflar etkin bir şekilde tartışmalara katıldılar. Biz de onları dürüst olmaya, ikiyüzlü davranmamaya davet ettik, tecritin bir suç olduğunu topluma hatırlatan bu çalışmayı yürütmek de bu düşüncenin bir parçasıydı. Bundan daha doğal bir yaklaşım olamaz elbette.

“Cezaevi sayılmaz”

Benimki cezaevi sayılmaz, hiç 10 günlük hapishane deneyimi mi olur?

Süreç ilginçti tabii, onu anlatayım. Biz tutuklanmayı beklemiyorduk, haliyle şaşırtıcı bir durum oldu. Ne olduğunu anlayamadık. Yedi arkadaş gitmiştik Özgür Gündem davasıyla ilgili ifade vermeye. 1990’lar, gazete binasının bombalandığı, yakıldığı, gazetecilerin kaçırılıp öldürüldüğü, işkencelerden geçirildiği bir dönemdi ve o dönemde çok kuvvetli bir dayanışma örülmüştü. Daha sonra, 2015 süreciyle birlikte yine Özgür Gündem’e saldırılar yoğunlaştı. 2016’da, 3 Mayıs Bağımsız Gazeteciler Günü’nde bir karar alındı; Özgür Gündem’le dayanışma için birer gün yayın yönetmenliği. İşte bunun için ardı ardına ifadeye çağrılmaya başlandık. İfadeye gittik. RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler) Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu, Ahmet Nesin ve ben varım. İfadelerimizi verdik. Benim de dersim var, hoşça kalın deyip gayet aymaz bir şekilde oradan çıktım. Taksiye atladım, tam yola çıktık ki, telefon geldi: “Şebnem geri dön, savcı ifadene başvuracakmış, seni çağırıyor.” Telefonla dersi ayarladım, döndüm geri. Savcı tutuklama istedi hakkımızda.

Tabii hiçbirimizin aklında öyle bir ihtimal yok; tutuklama istemi Erol, Ahmet ve benim hakkımda. Toplamda yedi kişiyiz, dört kişiyle ilgili herhangi bir şey yok. Biz ilgili sulh ceza mahkemesine, yani o dönemin tetikçi mahkemesine sevk edildik ve tutuklama kararı verildi. Doğrudan tutuklama kararı verildiği için gözaltı süreci yaşamadık ama muayene ortamını görmüş oldum. Cezaevine gitmeden önce bizi hastanenin acil servisine götürdüler. Gayet açık, ortalıkta bir yerde, “Şikâyetiniz var mı” diye sordu hekim. İnsanın şikâyeti olsa bile o koşullarda söyleyebilir mi? “Bu durum uygun değil” dedim ben sadece, ”İstanbul Protokolü’ne uygun değil, biliyor musunuz?”

“Ayaklarımla tecrite gittim.”

Sonra cezaevine girdik. İlk gün karantinadaydım, o gün meme taraması varmış, kadınlar koğuş koğuş mamografi çekiliyor. Koğuşlardan duymuşlar tabii benim orada olduğumu, her gelen bana günaydın diyor, koğuşuna davet ediyor. Değişik siyasetlerin koğuşları, karma siyaset koğuşları. Herkes davet ediyor, birini kabul etsem öbürü alınacak. Cezaevi idaresi “Tek mi kalmak istersiniz” diye sorunca, ben de “birini seçsem diğeri alınacak” diye kabul ettim. Sonradan fark ettim ki tek kişilik dedikleri yer, ağırlaştırılmış müebbette kullanılan tecrit hücresi. Yani ayaklarımla tecrite gittim. Fakat iyi oldu, tecrit hücresini görmüş oldum böylece. Bütün o olanaksızlıkları, insan ergonomisine uygun olmayan ranzaları. Oturacak yer bile olmamasını, oturacak yer edinebilmek için parayla sandalye almak zorunda kalmayı. Buna benzer bir sürü olanaksızlık. Ben de dedim ki, iyi oldu, bizi sokmuyorlardı cezaevlerine gözlem yapmak için, gözlem yapayım hiç değilse. Günlük tutmaya başladım. Her gün durumu tespit eden yazılar yazıp dışarıya avukatla gönderiyordum, bu yüzden iyi oldu. Hapishane günlükleri oluşturmuş olduk, on günlük de olsa belgelemiş olduk. Ben dönüşümlü olarak insan hakları savunucularının cezaevine girmelerini öneriyorum aslında. İçeriden tanıklık çok önemli.

Hakikati doğrultmak

Hakkımda açılan pek çok dava var. Mesela 2013’te Gezi sürecinde attığım bir tweet için beş yıl sonra dava açıldı. 15 Haziran 2013 gecesi atmıştım. Polis gezideki revire biber gazıyla saldırmıştı. Gazdan etkilenenlerin tedavisi sürerken onları taşımak zorunda kalmıştık oradan. Çok kızmıştım. Bir-iki gün önce de o zaman başbakan olan RTE “emri ben verdim” demişti. Ben de “RTE katliam emrini verdi, polis de canla başla yerine getiriyor” diye tweet atmıştım. Hakaretten yargılanıyorum hâlâ. Bakalım, göreceğiz ne olacağını. Oysa ben bir hakikati dile getirmiştim. Kendisinin söylediği sözü tekrar etmiştim.

Osman Kavala’yı Gezi’nin planlayıcısı olarak kurgulayan bir hakikat bükücülükle başa çıkmak kolay değil elbet. Ama olsun, onlar hakikat bükücüyse biz de hakikati doğrultucularız.

İlk gözaltı: 1980 Aralık

Nasıl cezaevi deneyimim, pek cezaevi sayılmazsa, ilk gözaltım da pek gözaltı sayılmaz. Ayrıca o dönemki naiflikle bugünkü tutum arasında dağlar kadar fark var. O günden bugüne inanılmaz bir deneyim kazanmış devlet otoritesi; ev basmaların, aramaların bile şekli değişmiş durumda. Şimdi doğrudan bir tedhiş eylemi olarak tanımlanabilir gözaltı süreçleri; uzun namlulu silahlarla, robocop kıyafetleriyle uzaylı gibi görünen güvenlik güçleri, sanki savaşa gidiyormuş gibi gencecik bir öğrencinin ya da bir yazarın evini basıyorlar. O yüzden 1980’deki gözaltımızı naif olarak nitelendirebilirim.

Okuldan alınmıştım. Çantamda kitap bulmuşlardı, kitap da Stalin’in SBKP tarihi, atla deve değil. Ama işte, jandarma kütüphanede bıraktığım çantamda bulmuş. Beni önce fakültedeki polis karakoluna aldılar. Fakültemizin polisleri çok sevindiler beni gördüklerine. Bir tane Şahap’ımız vardı, o büyük siperlikli eski model polis şapkasını yan takardı. Hemen defterlere baktılar, “Bu ne biçim yazı, senin yazın mı, doktor yazısı değil bu” dediler. Okunaklıydı benim yazım, işte bunun gibi saçma sapan sorular sordular. Sonra Langa’daki Aksaray polis karakoluna götürdüler. O dönem solcu polislerin derneği Pol-Der ile sağcı polislerin derneği Pol-Bir vardı. Langa’daki Pol-Der’liydi. Birisi hukuk okuyordu, uzun uzun sohbet ettik. Sonra Gayrettepe’ye götürdüler. Gayrettepe’de “Arkanı dönme, aşağı bak” dediler. Saçlarım o zaman da kısaydı. Yanlış hatırlamıyorsam o zaman emniyet amiri Necdet Menzir’di. Gelip tekme atmıştı, “Kadına da benzemiyor, şuna bak” diye. Cinsiyetçilikle yakın bir ilişkileri var güvenlik görevlilerinin, bugün de görüyoruz zorla saç tıraşı, LGBT’lerin il dışına sürgünü gibi uygulamaları. İşte o zaman da beni beğenmemişti emniyet müdürü, kadına benzemediğimi söyleyerek. Bir tekme, bir de sırtıma yumruk yemiştim dönüp bakmaya çalışırken. Sonra fark ettim ki önümde cam var ve cama olduğu gibi yansıyorlar. Böylece yüzünü görebildim polisin.

“Adli tıp yaşamımı şekillendirdi”

Simon de Beauvoir’a katılıyorum, kadın doğulmuyor kadın olunuyor. Zaman içinde öğreniyoruz çünkü bu ayrımcı cinsiyetçi dili. Dolayısıyla bütün bu ayrımcılık, ikili bir cinsiyet tanımlaması, bunun topluma yansıtılması, verili toplumsal cinsiyet rollerine yönelik baskı, her biri zaman içinde öğrenilen kavramlar ve biz de zaman içinde öğrendik tabii. Bunun bir erkek şiddeti olduğunu, cinsiyetçi bir şiddet olduğunu ben yıllar içinde geriye dönük anımsamalarla fark ettim. Aslında başta serendipity dediğim şey bu; o mutlu tesadüf, adli tıp, gerçekten yaşamımı şekillendirdi benim. Kişisel olan politikti elbette, doğrudan bir politik bakışım vardı zaten 70’li yıllarda ama zaman içinde devlete bakışım, dünyaya bakışım, şiddete ve özellikle de cinsiyetçi şiddete bakışım şekillendi. Ve muayene ettiğim her şiddet gören kişiden bir şey öğrendim ben adım adım. Bana çok şey kattığını düşünüyorum adli tıp sürecinin o anlamda.

İkinci öğrencilik: Arkeoloji

70’li yıllarda üniversiteye hazırlanırken Kadıköy Maarif Koleji’ndeydim. Tıp ya da Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ dışında seçenek yoktu. O okulda okuyan bir öğrenciyseniz, ya doktor ya mühendis olacaksınız. Ben matematik okumak istemiştim o dönem, ama mitolojiye de, edebiyata da çok ilgim vardı. Matematik isteğime matematik öğretmenim karşı çıktı. Dedi ki “Ne yapacaksın, öğretmen mi olacaksın benim gibi?” Ben de “Niye Cahit Arf olmayayım ki?” diye cevap verdim, o zaman kendimi çok büyük hissediyordum demek ki. O da, sosyal becerilerim nedeniyle hekimliğin bana çok uygun olduğunu söyledi. Aklıma yattı. Tıp fakültesini yazdım ama içimde ukde kaldı bir yandan da. 1987 yılında ben arkeoloji okuyacağım dedim. Sonra gördüm ki, dönemin ünlü arkeologları adli tıpla çok yakından ilişkili. Hatta adli arkeoloji, adli antropoloji diye alanlar var. Hekimlikle de çok yakın ilişkili.

Elif hocanın kazı bölgesine gitmiştim. Orada bizim toplu mezarlar gibi bir mezar alanı vardı, nekropol alanı. Oradan kemikler çıktı; orada, o kazı yerinde olmak, tanıklık etmek çok heyecan vericiydi. Bosna’dan getirilenleri de görüp değerlendirmiştik ama arkeolojik kazıda doğrudan bunu yapabilmek, bir keramik parçasını toprağın altından binlerce yıl sonra çıkarmak çok heyecan verici. Bir şeyler bulmak heyecan veriyor herhalde. Arkeoloji de onun bir parçası, ayrıca insanlık tarihine dair bilgiler geleceği oluşturmak açısından da yol gösterici. Sanırım hepsi aynı motivasyondan kaynaklanan bilim dalları.

“Önemli olan korkuya yenik düşmemek”

Korku çok insani bir şey bence. Yani korku hepimizin içinde vardır mutlaka. Önemli olan o korkuya yenik düşmemek. Korkuyu kabul etmemek. Korkuya rağmen doğru bildiğinden kaçınmamak. Dolayısıyla cesaret bulaşıcıdır derken Demirtaş tam da bunu demek istiyor bence. Korku mutlaka var ama onun karşısında da cesaretle doğru bildiğini söyleyip devam etmek de var ve hayattaki en temel duruş sanırım. Yoksa korku tabii ki olağandır.

Ama bir de şöyle bir şey var, davranış terapisi veya maruz bırakma terapisi vardır, korkularınızla yüzleşerek, korkuyu yaratan duruma maruz kalarak onu aşarsınız. Bizimki, yani insan hakları savunucularınınki de o hesap olsa gerek, korkularımızla yüzleşerek, onun üzerine giderek aşıyoruz. O yüzden sağaltıcıdır insan hakları mücadelesi bir yandan da, bütün baskılara karşı.

Hakikat iyileştirir

Çünkü hakikat ötesi bir çağ bu çağ. Bir belirsizlikler rejimiyle yönetiliyoruz hep beraber. Biz de bunun tam karşısında bir tutumla insan hakları mücadelesi verirken diyoruz ki, hakikat iyileştirir. Adalet iyileştirir. Biz hakikati ortaya koyarak adaleti kurmaya ve dolayısıyla da bir onarım sürecini sağlamaya çalışıyoruz. Hepimizin sorumluluğu budur.

Hekimlik bu sorumluluğun en fazla hissedildiği alanlardan birisi, çünkü bir hastalığın tanısını koymak da bir hakikati ortaya koymaktır. Tanı konduğunda herkes rahat eder, sonrasında tedaviye bakarız. Toplumdaki bir sağlık sorununun tespiti de hakikatin ortaya konmasıdır. O tespite göre sağlık sorununun ortaya çıkmaması için alınacak önlemleri belirler ve hakikati ortaya koyarsınız. Toplumu onarırsınız. Hak ihlallerinde de hakikati ortaya koyduğunuzda kocaman bir onarım sürecini başlatmış olursunuz. Biz sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Ne iyi ki insan hakları mücadelesini yerine getirenler var. Kararlı olanlar var, tutarlı olanlar var, hep birlikte sonunda hakikate ulaşacağımızı biliyoruz.

“O çatlaktan gün ışığı sızıyor dünyaya”

İki çok kıymetli ödülüm var: Her ödül kıymetli ama en kıymetli iki ödülümden biri Hrant Dink ödülüdür.

2014 yılında verildi Hrant Dink Ödülü. Ödül töreninde de dediğim gibi, keşke Hrant olsaydı da bu ödül olmasaydı. En büyük ödül onun varlığı olurdu. Çok üzücü bu ayrımcılık, bu milliyetçilik, bu yok sayma, bu ihlalleri görmezden gelme tutumu. Bunun yarattığı büyük bir acı var ama bir yandan da buna karşı mücadele ettiğimiz duygusunu güçlendiren ve Hrant’ı yanı başımızda hissettiren bir ödül bu, o yüzden de çok kıymetli. Hrant’ı çok yanı başımda hissettiğim bir süreç oldu hem ödül süreci hem de sonrası. İyi ki vardı, iyi ki görünür kıldı bütün bu yaşananları.

İkincisi de Filistinli Mahkûmlar Derneği’nin verdiği ödüldür. O da gene bir hakikat mücadelesinin ödüllendirilmesidir. Yani sadece bana değil, İsrail’de Filistinlilerin yanında mücadele eden İsrailli meslektaşlarıma da verilmiş bir ödüldür o.

Bu ödüller, “Nerede olursanız olun, kim olursanız olun, hakikatten yana olun” duygusunu pekiştiriyor. Su akıyor, çatlağını buluyor ve o çatlaktan da gün ışığı sızıyor dünyaya.

Çiçekler, kediler ve Ayışığı Sonatı

Çiçeklerle uğraşmayı severim. Toprağa bir şeyler ekmeyi, büyümesini seyretmeyi… Hayvanları da çok seviyorum; kedilerim var, aslında köpeğim de olsa çok sevinirdim ama yaşam biçimime köpek uymuyor maalesef. Çünkü evde çok düzenli kalamıyorum. Kedi bağımsız, hatta ben evde olmasam daha bile mutlu olabiliyor bazen, o yüzden kedilerle yaşamak kolay ama köpekler için öyle değil tabii, çok mutsuz oluyorlar.

Dostlarım var, kitaplarım var. Okumayı ve yazmayı seviyorum. Çok düzenli yazma olanağım olmuyor ama kendi alanımda ya da genel düşüncelerim üzerine yazmak hoşuma gidiyor, o yüzden örneğin Evrensel gazetesi benim için inanılmaz bir olanak. Evrensel’e yazdığım köşe yazıları içimi dökme alanı. İlk teklif geldiğinde tereddüt etmiştim ama şimdi, adeta bağımlılık haline geldi. Bazen toplantılar nedeniyle yazma olanağım olmuyor, o zaman bir eksiklik duygusu, bugün kendimi anlatamadım, derdimi ummana dökemedim duygusu yaşıyorum. Gerçekten toplumla var olan dertleri paylaşma alanı o.

Müziği severim ama her tür müziği dinleyemem ben. Hep denir ya, her tür müziği severim diye; maalesef o konuda sınırlarım var benim. Belki işitme kaybım olduğu için olabilir. Yeterince duyamıyorum sözlü müziği, o yüzden klasik müziği tercih ediyorum, onun da barok ve romantik olanlarını. Hatta piyano çalmayı öğrenme kararlılığım var. Babam çok güzel piyano çalardı ama bende hiç yetenek yok. Piyano dersi almaya başlamıştım, sonra zamanım olmadı, devam edemedim. Altmış yaşıma gelene kadar Ayışığı Sonatı’nı çalmayı öğreneceğim demiştim, altmışımı geçtim, şimdi diyorum ki yetmişe kadar öğrensem bari.