HACER FOGGO

Yoksulluk, Hayalsizlik Demek

16 HAZİRAN 2022

Son zamanlarda yoksulluk deyince önce onun adı akla geliyor. 2000’li yılların başından bu yana önce Sulukule’de, ardından her yerde yoksulların yanında. Yoksulluğun, parasızlıktan öte bir anlamı olduğunu; şiddet, yoksunluk ve hayalsizlik olduğunu ondan öğrendik. Yoksul ailelerde büyüyen çocukların nasıl bir geleceksizlik yaşadığını kamuoyunun gündemine o getirdi, bıkmadan usanmadan getirmeye devam ediyor.

Hacer Foggo ile öncelikle yoksulluğu ve bu çalışmasıyla iç içe geçen yaşamını konuştuk.

SÖYLEŞİ: Ayşegül Doğan

“Hak temelli bir bakıştır politikanın özü”

Öncelikle sorayım, nerelisiniz? Soyadınızdan dolayı Türkiyeli olmadığınızı düşünenler var…

Ben Tokatlıyım, Tokat Zileli. 22 yıllık evliyim, eşim İngiliz. Soyadımın sebebi bu. 1983’e kadar Zile’de yaşadım. Çocukluğum orada geçti. Sonra İstanbul’a geldik. Babam öğretmenliğe burada devam etti. Şimdi babam da annem de yaşamıyor.

Yoksulluğa ilişkin çalışmalarınızla tanıdı sizi toplum. Sizin hayatınızda da yoksulluk var mı, çocukluğunuzda, gençliğinizde?

Tabii var. Ben tek odalı bir evde dört kardeşimle birlikte büyüdüm. Babam ilkokul öğretmeniydi. Maddi durumumuz iyi değildi ama aç kalmıyorduk. Açlık başka bir şey.

Politik bir aile miydi?

Evet. Babam TÖB-DER’liydi (Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği) ve ben çocukken politik bir insandı. Annem ev hanımıydı, okuma yazması yoktu ama o da politik biriydi. Politik biri olmanın tanımı nedir bilmiyorum ama annem haksızlığa karşıydı, onun komşusu aç kalmazdı, herhangi bir hayvanın canının acıtılmasına izin vermezdi, şiddet gören bir kadının yanında olurdu. Bunların hepsi politik aslında, çünkü hak temelli bir bakış ve politikanın özü bu aslında.

İlk sokak tecrübesi kaç yaşlarında girdi hayatınıza?

Bir kere mahallede büyüdüğümüz için zaten gece yarılarına kadar sokaktaydık. AVM’lerin içerisinde bir çocukluk geçirmedik. Bunu eleştirmiyorum, çünkü bazen çocukların gidecek yeri yok ama bizim bütün hayatımız sokaktaydı. Daha sonra da annemin haksızlığa uğrayan, durumu kötü olan herkese dokunuşu olduğunu görerek, onu takip eden bir çocuk oldum. Bu anlamda da hep sokaktaydım diyebilirim. Sokağı iyi gözlerim. Bir sürü şeyi rahatsız eder beni. Algıda seçicilik oldu, bir hayvanın canının acımasını, bir çocuğun durumunu, hüznünü veya neşesini mutlaka görürüm.

“Metin Göktepe şarkı söyleyerek veda etti”

Gazeteciliğe nasıl başladınız?

1989’da. 90’lı yıllarda gazetecilik çok zordu Türkiye’de ama gerçek gazetecilik de o dönemdeydi. Sol basında çalıştım ben. Evrensel, Mavi Radyo, Öküz Dergisi. Çok severek çalıştığım bir dönemdi. Adliyelerde dava takip ederdik. 1990 Kasım’ında başlayan Zonguldak madenci yürüyüşüne katıldım, 30 gün boyunca oradaydım. Yoksulluğa yakından ilk bakışım madencilerle oldu. Zaman zaman evlerinde de kaldım, çocuklarla sohbet ettim. O dönem beni çok etkiledi.

Evrensel gazetesinde Metin Göktepe’yle birlikte çalıştık. Yakın arkadaşımdı. Mavi Radyo’da haber müdürlüğü yapıyordum, ölmeden bir gün önce beni ziyarete gelmişti. Biraz sohbet ettik. “Yarın” dedi, “bir cenazeye gideceğim, sana da haber geçerim.” Sonra şarkılar söyledik bir odada, onun çok sevdiği bir şarkı vardı, “Sen benimsin bahar gözlüm”, şu anda çok hoşlanmadığım bir sanatçınındı, o dönem farklıydı tabii. Adını bile silmişim hafızamdan, şimdi sarayın sanatçısı. O yüzden artık dinlemiyorum o şarkıyı ama o şarkıyı düşündüğüm zaman Metin geliyor aklıma. O gün söylediği şarkıydı. Gülerek ayrıldık sonra. Ertesi gün de malum durum çıktı ortaya.

Bir de Cumartesi Anneleri süreci var, değil mi?

Evet, uzun zaman takip ettim Cumartesi Anneleri’ni, 2000’li yıllara kadar. Daha önce İnsan Hakları Derneği üyesiydim zaten, aynı zamanda gazetecilik de yapıyordum. O zaman izlemeye başlamıştım gözaltında kayıpları. Annelerle birlikte Beykoz Mezarlığı’nda, Altınşehir Mezarlığı’nda aramaya katılmıştık. O dönemdeki fotoğraflarımın hepsini Hafıza Merkezi’ne bağışladım.

O dönemin gazeteciliğiyle bu döneminkini kıyasladığınızda ne tür farklar ve benzerlikler görüyorsunuz?

Hâlâ yazıyorum ama aktif olarak 15-16 yıl sürdü gazetecilik hayatım. O dönemde çok fazla yargısız infaz haberleri, işçi-sendika haberleri yaptım. Mehmet Ağar dönemi. Hep bir haber geliyordu gazeteye, “çatışma çıktı, ölü var” diye ama gidip araştırdığın zaman aslında orada yargısız infaz olduğunu görüyorsun. Çok etkilendiğim bir olay vardı mesela, Bahçelievler’de 20-21 yaşlarında üç genci ayrı odalarda öldürmüşler. Ben üç odayı da gezmiştim. Bayağı taranmıştı çocuklar. Ama o haber “çatışma çıktı” diye veriliyordu basına. Aslında bunları yazabilmek gazetecilik. Ya da madenci yürüyüşünü 30 gün boyunca takip edebilmek. Şu anda muhabirlik yapılmıyor bence. Daha çok internet haberciliği yapılıyor. Gazetecilik bir haberin izini takip edebilmek, seneler boyunca sürse de o gerçeğe ulaşmak. Soldan ya da sağdan kim ne derse desin, o gerçeğe ulaşabilmek. O zaman öyle bir gazetecilik yapılıyordu ama şu anda maalesef yok. Tabii şimdi de çok iyi gazeteci arkadaşlarımız var ama trol gazeteciliği daha fazla.

“Sulukule 1000 yıllık bir mahalle”

Sonra birden ne oldu da Sulukule ve yoksulluk girdi hayatınıza?

Sulukule benim için çok özel bir mahalle. Adeta bir okul. O okuldan mezun olunca bu konuya devam ettim. Türkiye’de kentsel dönüşüm ilk kez o mahallede uygulandı. Ve aslında hükümet bir deney yaptı orada. Kentsel dönüşüm deneyi için o mahalleyi seçti. Çünkü Romanlar yaşıyor. Zaten kimsenin istemediği insanlar, o mahalleyle ilgili güçlü bir önyargı var. Mesela taksi, surun kenarında bırakıyor, içeriye girmiyor. Çünkü korkuyor. Oysa hiç de öyle korkulacak bir mahalle değildi. İkinci sebebi de, kentin merkezinde, dolayısıyla rantın büyük olduğu bir yer, surların kenarında turistik bir bölge. 90’lara kadar mahallenin insanları bir şekilde ayakta durmuşlar, asıl olarak müzisyenlikle. Sonra Hortum Süleyman diye anılan emniyet müdürünün baskınları başlıyor, kemanlar kırılıyor, insanlara baskı yapılıyor. 2005’in sonuna doğru da kentsel dönüşüm başlıyor. Ben oraya gittiğimde insanlar başlarına ne geleceğini bilemez durumdaydılar. Sulukule bin yıllık bir mahalle, 1054 yılında kurulmuş. Türkiye’de Roman tarihi açısından çok önemli bir mahalle. Hindistan’dan sonra ikinci yerleşim yeri olarak bilinen bir mahalle. Orada hem bu tarihi, hem de yoksulluğun ne kadar derin yaşandığını gördüm. Çocuklar bırakılmış, itilmiş, ötekileştirilmiş haldeler. Okuldan “Bugün evimiz yıkıldı mı, yıkılmadı mı?” diye geliyorlar. Yarı yıkık binalarda o çocuklarla çalıştık. Bir taraftan buldozerler çalışıyor, bir taraftan insanlar Merter’den tişört alıp satıyor, karpuz satıyor, ayakta durmaya uğraşıyor. Rahmetli Asım Amca’yı burada anayım, çok direndi. Onun küçük bir bakkal dükkânı vardı. Çocuklar hep oradaydı, hiçbir çocuğu kırmaz, parası yetmiyorsa bedava verirdi. İnsanlar gelir, 200 gram zeytin alır, yazdırır. Kabarık bir veresiye defteri vardı. Ama kimse aç kalmazdı. Mahalle olma duygusuydu o. Bisiklet tamircisi, terzisi, bakkalı… Orada bütün ihtiyacınızı görüyorsunuz. Biz bütün direnişi Asım Amca’nın dükkânında onunla birlikte kurmuştuk. Mahallede 500’e yakın ev vardı. Sonra hepsi yıkıldı.

Dernek fikri de orada mı oluştu?

Evet. Ben oraya gittiğimde Semra Somersan orada kadın-erkek cinsiyet eşitliğine dair bir çalışma yapıyordu. Ben de takip ediyordum çalışmayı, küçük küçük haberler çıkıyordu, merak ediyordum. Semra Hoca’ya “ben de gelmek istiyorum” dedim. Birlikte bir kahveye gittik, Şükrü’nün kahvesi. Güzel bir kahve, sarmaşıklar var. Arkada kaytan bıyıklı bir adam dikkatimi çekti. Şükrü’nün dedesiymiş. Şükrü’nün ailesi oraya 500-600 yıl önce gelmiş. Sonra kahvedekilerle kentsel dönüşümden konuşmaya başladık. Şimdi AK Parti milletvekili olan Mustafa Demir, o dönemde Fatih Belediye Başkanı. İnsanlar “Belediyeye gidiyoruz geliyoruz, hiçbir şey anlatmıyorlar. Dernek kuracağız ama nasıl kuracağımızı bilmiyoruz” dediler. Ben tüzüğün yazılmasına yardım etmeyi teklif ettim ama içinde yer almadım. Ve dernek kuruldu. Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği. Surların önünde ilk basın açıklaması yapıldı. Tarih 28 Eylül 2006’ydı.

Sonrasında insanların dikkatini çekti ve öğrenciler, mimarlar, gazeteciler gelmeye başladı. Sonra Sulukule Platformu’nu oluşturduk ve bir sürü etkinlik yaptık. Hıdrellez için Sezen Aksu geldi, Fransa’da yaşayan Roman yönetmen Tony Gatlif geldi. UNESCO gelip “Bu bir soylulaştırma projesidir” dedi. Bir taraftan da buldozerlere karşı sürekli bir direniş vardı. Sayısız kez belediyeye, belediye başkanıyla görüşmeye gittik. 17-18 kez projeyi değiştirdik ama ne yazık ki sonuçta yıkıldı. Dava halen sürüyor. Burada avukatımız rahmetli Hilal Küey’i de anmak istiyorum, çok mücadele etti bu mahalleyle ilgili.

“O projelerde insan yok”

Sulukule’de yaşayan aileler şimdi neredeler?

Sulukule’nin etrafında, yani yoğun olarak Karagümrük’teler. Daha derin bir yoksulluk yaşıyorlar. O dönemde tanıdığım 7-8 yaşındaki çocuklar evlendiler, çocukları oldu. Onlarda devredilen yoksulluğu da görüyorum.

Yoksullukla ilgili çalışmanız oradan sonra mı başladı?

İlk yoğun deneyimleme ve öğrenmem orada oldu; yoksulluğun ne kadar derinleştiğini, insanların nasıl ötekileştirildiğini ve yalnız bırakıldığını gördüm. Sadece o mahallede değil, başka mahallelerde de, çünkü sonra her yer kentsel dönüşüme dahil edildi. Hep şöyle bir fotoğraf var: Birtakım insanlar bir masa başında oturuyorlar, bir harita var önlerinde ve birtakım yerleri işaret ediyorlar, “Burası kentin merkezi, burası da yoksul mahalleler” diyorlar. Yani orada yaşayan insanlara sormadan o mahalle hakkında karar veriyorlar. İnsanların tapulu tapusuz –ki Sulukule’de Osmanlı tapuları vardı– evleri hakkında karar veriyorlar, sonra gidip projeyi çizdiriyorlar ama bu süreçte hiç insan yok. Oradaki insanlara hiçbir şey sormuyorlar. Oraya AVM yapıyorlar, rezidanslar yapıyorlar ve orada yaşayanların yerine “başka” insanları yerleştiriyorlar. Derin yoksulluk dediğimiz şey bu. Oradan kovulan insanlar dağılıyor birtakım yerlere. Bizim gibi insanlar takip ediyoruz onları, neredeler, nasıl yaşıyorlar diye. Kimisi cezaevine girmiş, cezaevinde birtakım çocuklar büyümüş, bazıları evlenmiş ama hepsi de daha derin bir yoksulluğun içerisine düşmüş. Kimse onlara nasıl bir proje yapılması gerektiğini sormamış. Yani aslında bu politik bir sorun ve ben de bu yüzden biraz politikanın içerisindeyim.

“Büyüyünce ne olacağını sormuyorum çocuklara”

Peki, sizin sık sık söylediğiniz “derin yoksulluk” tam olarak neyi ifade ediyor?

Derin yoksulluk bir ailenin ya da bir bireyin tüm yaşamını temel ihtiyaçlara ulaşamadan geçirmesi. “Kiramı ödeyemiyorum, önümüzdeki ay ne yapacağım, faturamı ödeyemiyorum, elektriği ödeyemiyorum, suyu ödeyemiyorum, çocuğa beslenmeye ne koyacağım yarın, hastaneye nasıl gideceğim, ulaşım param yok…” Tüm bunları zihninden geçirmesi derin yoksulluk. Ama aynı zamanda “yoksunluk” demek.

Nelerden yoksunluk?

Bir kadının eşiyle birlikte bir kafeye, bir çay bahçesine hayatı boyunca gidip oturamaması mesela; tatil yapmayı aklından bile geçirmemesi; çocuğunun geleceğiyle ilgili hayal kuramaması ya da bizzat çocuğun da hayal kuramaması. Kısaca hayalsizlik diyebiliriz derin yoksulluğa. Ben bu mahallelerde büyüyen bir çocuğa “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunu sormuyorum mesela. Çünkü travmatik bir şey bu, büyüyünce ne olacağı zaten belli, vereceği cevabı biliyorum. Ne diyebilir ki? Babası kâğıt toplayıcısı, o da kâğıt toplayıcısı olacak ya da “bilmiyorum” diyecek. Yeterli gıdaya bile erişemeyen aileler bunlar, kirayı ödeyemedikleri için sürekli ev değiştiriyorlar, bazen ev sahibi eşyaları dışarı atıyor ve bu çocuklar anne babalarının peşinde sürükleniyorlar. Dönemsel değil bu, sürekli. Özellikle pandemi döneminde ve sonrasında bunu çok fazla aile yaşadı. Artık birçok çocuk okula gidemiyor. Dolayısıyla bu soruyu sormanın travmatik bir sonucu var.

Umutsuzluk değişmiyor. Mesela bir sürü evde hiç oyuncak yok. Oyuncak hayali geliştiren bir araç, öyle değil mi? Oyuncak olmayan bir evde hayal de kuramazsın. Ya da okula giderken bütün günü aç geçireceğini bilen bir çocuk hayal kuramaz. Bu anlamda derin yoksulluk, artık açlığı da kapsayan sistematik eşitsizlik. Bu eşitsizlik hem yoksulluğa hem de yoksunluğa yol açıyor.

“Yoksulluk devrediliyor”

Bir rakam var mı elinizde?

TÜİK’in verdiği son rakamlar çok ilginç. TÜİK’in “sürekli yoksulluk” diye tanımladığı olgu, yüzde 13,8. Geçen yıla göre 0,1 puan artmış. Sürekli yoksulluk Türkiye’de çok da konuşulmayan bir olgu, oysa sürekli yoksulluk kalıcı yoksulluk demek. Bir ailenin ya da bireyin 5 yıldan fazla yoksul yaşaması anlamına geliyor ve müdahale edilmediği zaman da iki-üç kuşak boyunca devam ediyor, devredilen bir yoksulluk yani.

Yine Aile Bakanlığı’nın 2021 Faaliyet Raporu’nda açıkladığı, sosyal yardımdan faydalanan hane sayısı yaklaşık 6 milyon. Aynı raporda 141 bin çocuğa sosyal yardımların artırıldığı belirtiliyor. Bu çocuklar, ailesiyle birlikte yaşayan ama evde bakılamayan çocuklar. Okulu terk eden, çalışmaya başlayan, gıdaya erişemeyen, tek tip beslenen çocuklar. Söz konusu sosyal yardım zaten çok cüzi bir rakam. İkincisi, bu yardım çoğu kez elektrik faturasına, kiraya kullanılıyor. Bir yanıyla çocuğu da korumak için yapılan bir şey ama doğrudan çocuğa gitmiyor.

Çocukları okula devam eden ailelerin aldığı yardım çocuk başına 500-600 TL’den başlıyor. Bu da özellikle büyük şehirlerde çok yetersiz. Ev değiştirmek zorunda kalan ailenin çocuğu da eğer başka bir ilçeye geçmişse sosyal yardım hemen kesiliyor, çünkü ikametgâh başka bir yerde. Yani yoksulluk denen şeye bir bütün içerisinde bakmak zorundayız; faturalar, ev kirası, çocuk bakımı vb, hepsini bir bütün içinde değerlendirmek gerekiyor.

Pandemi de çok şeyi değiştirdi. Pandemi başında söyleşi yaptığımız bazı kişiler mesleklerini yapamaz hale geldi. Mesela ev temizliğine giden kadınlar...

Tabii. O dönemde biriken taksitler, borçlar, kiralar var. İktidar “üç ay elektrik faturası gelmeyecek” dedi ama üç ay sonra birikerek geldi fatura. Ve bu yüzden milyonlarca insanın elektriği birdenbire kesildi. Derin yoksulluk yaşayan insanlara bir de icrayla ilgili mesajlar gelmeye başladı. Çok dramatik şeyler yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor.

“Tek tip beslenme de açlık demek”

Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyor: “Birileri çıkıp ‘aç kaldık’ diyor. Vicdansızlık yapmayın. Aç kalan falan yok.”

Evet ama TÜİK’in ve Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın rakamları öyle söylemiyor maalesef. Üstelik bu rakamların çok gerçekçi olduğunu da düşünmüyorum. Yapılması istenmeyen bazı araştırmalar da var. Mesela bir tanesi Türk Aile Hekimleri Dergisi’nde çıkan 1040 çocuk üzerinde yapılan bir araştırma. Burada ilk ve orta öğretim çağındaki kız çocukların yüzde 85’inin, erkek çocukların da yüzde 65’inin kansız olduğu ortaya çıktı. Yaş düştükçe gelişim bozuklukları görülüyor, potansiyel kalp hastası olma riski saptanıyor. Çocukların yetersiz beslenmesi geleceği de etkileyen bir sorun. Bilimsel araştırmalar yetersiz beslenmenin, gelişim bozukluğunun ön beyni etkilediğini ve öğrenme güçlüğü yarattığını söylüyor. Açlık bütün gün hiçbir şey yememek değil sadece, tek tip beslenme de aslında açlık. İşin tuhafı, tek tip beslenme bir taraftan da obezitenin nedenlerinden biri. Dünya Sağlık Örgütü’nün son araştırmasında Avrupa’da obezitede birinciyiz. Yani bu aynı zamanda bir yoksulluk hastalığı.

Derin Yoksulluk Ağı ne yapıyor peki? Nasıl organize oluyor?

Ben şu anda Derin Yoksulluk Ağı’nda değilim. Orada genç arkadaşlar devam ediyor. Ailelerin birçoğuna gıda gönderiyorlar, temel ihtiyaçlarını sağlıyorlar; bir taraftan da çocuk yoksulluğu, kadın yoksulluğu üzerine araştırma yapıyorlar. Derin Yoksulluk Ağı İstanbul’da çalışıyor ama ben CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi’nde görevli olarak Türkiye’nin her yanına gidiyorum. İki gün önce Diyarbakır’daydım, dün Mudanya’daydım, İzmir’e gittim, Antalya’ya gittim, Mersin’e gittim. Türkiye’nin her yanında derin bir yoksulluk yaşanıyor.

“Yardım değil hak”

Daha önceki söyleşilerimizde siz hep bunun siyasetler üstü bir mesele olduğunu ama doğrudan siyasetin inisiyatif alarak yerel yönetimlerle koordinasyon içinde çözmesi gerektiğini söylüyordunuz. CHP’yle birlikte çalışmaya başlamanız nasıl oldu?

Açlık, yoksulluk gerçekten de siyasetler üstü. Derin yoksulluk ve açlık üzerinden siyaset yapılmaması gerekiyor. Bir yardım kolisi verirken fotoğraf çekilmemesi gerekiyor mesela. Yoksulluk seyirlik olmadığı gibi koli dağıtmayla çözülecek, seçimden seçime hatırlanacak bir mesele de değil. Tersinden muhalif bazı analizlerde de, “Yine aynı partiye oy verdi, bunu hak etti” söylemi görüyorum. Bu kesimleri kendinden ayrı tutan, kendini üstte gören bir dilin de doğru olmadığını düşünüyorum. CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi’ndeyim, çünkü alanda edindiğim tecrübelerin bir politika haline getirilmesini istiyorum. Hacer’in görüşü çok önemli değil, ama Anadolu’nun her yanındaki çocukların söylediklerinin bir politikaya dönüşmesini istiyorum. Bunun da tek yolu siyaset. Siyasetin yoksulluğa dair dilinin de değişmesini istiyorum. “Sosyal yardım” değil, “sosyal hak” denmeli mesela. Bu çok önemli. Çünkü “sosyal hak” dediğiniz zaman, “biz yardım aldık” demeyecek, o dilden kurtulup, “bu benim hakkım” diyecek. Zaten o para, hiçbir bireyin ya da bir partinin cebinden çıkmıyor.

Biz insana yakışır bir yaşam, çocukların hayal kurabilecekleri bir dünya yaratmak zorundayız. Bu yüzden politikanın önemli olduğunu düşünüyorum.

“Yoksulluk projeyle çözülmez”

Bazen yoksullukla ilgili projeler yapılıyor. Mesela Birleşmiş Milletler’in “2030 Yılına Kadar Sürdürülebilir Adımlar” projesi. Vardığı noktada dedi ki, “Biz 2030 yılında yoksulluğu sonlandıramıyoruz.” Niye? İklim krizi, ekonomik kriz vb. Çünkü projeden ibaret değil yoksulluk. Bazen bakanlıklar da istihdam projeleri yapıyor, kadınlara meslek öğretiyor, kadın o mesleği birkaç ay boyunca yapıyor, sonra diyor ki, “Proje bitti, evine git.” Birincisi böyle olmamalı, bunlar sürdürülebilir şeyler değil. İkincisi, ne yapacaksanız orada yapın, yoksul mahallelerde. Çünkü insanın hayatının problemlerini ancak orada görebilirsiniz. Mesela bir anne, bakıma muhtaç iki çocuğu nedeniyle çalışamıyorsa ve şimdi ücretsiz bir kreş yoksa bu anneyi üretimin içerisine katamazsınız. O yüzden ben siyasette bu annenin söylediğini söylüyorum ve “bu mahallede ücretsiz kreş olsun” diyorum. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı’nın pandemi döneminde tespit ettiği gibi, üç milyon çocuk uzaktan eğitime erişemedi. Peki, ne yaptınız? Erişemedi, bitti. O çocukları takip eden var mı? Birçoğu okulunu terk etti ve geri dönmedi. Çocuk işçi oldular. Çünkü o mahallelerde ücretsiz bir internet yoktu, hâlâ yok. Sorunu tespit edip, sonrasında uygulamanız gerekiyor. Rapor yazılıyor ama uygulama yok.

Peki neden CHP? CHP’nin sizden önce böyle bir ofisi var mıydı?

Yoktu. Neden CHP? Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir sözü var: “Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek.” Bu sözün çok etkili olduğunu düşünüyorum. Yatağa aç girmeyen, gıdayı düşünmek yerine alacağı kitabı, kültürel bir etkinliği düşünen bir çocuk hayal kurmaya başlayacaktır.

CHP’de bu çalışma ne zaman başladı?

Ben Sayın Kılıçdaroğlu’yla zaman zaman görüşüyordum zaten bu yoksulluk meselesini. Kendi notlarımı da iletiyordum. Mart ayında da birlikte kurduk ofisi. Benim koordinasyonumda beş kişi çalışıyoruz. Çalışan, bu işi götüren beş kişi, ama çok fazla gönüllü genç var. Sosyal medyada yardım eden, çeviri yapan ya da sahaya çıkan 100’ü aşkın destekçisiyle birlikte çok fazla gönüllü var.

Biz şöyle çalışıyoruz: Mesela Mersin’e gittiğimizde belediyeyi de ziyaret ediyoruz. Hem yoksul mahalleleri, hem de belediyenin yaptığı projeleri geziyoruz. Saha taraması yapıyoruz, insanların taleplerini dinliyoruz. Belediyenin sosyal hizmet uzmanlarıyla, CHP’nin il, ilçe örgütleriyle toplantılar yapıyoruz, yoksulluk meselesini konuşuyoruz. Orada iyi bir proje varsa bu modelin bütün Türkiye’de yaygınlaşması için ben rapor yazıyorum Sayın Genel Başkan’a. Mesela Mersin’de yoksul mahallelerde Mahalle Mutfağı diye bir proje var. Bu yüzden ben Mersin’de insanların “Ben burada aç kalmam” şeklinde bir güven duyduğunu hissettim. Çünkü o mahallelerin tam ortasında kurulmuş Mahalle Mutfağı’ndan 3,5 liraya çok sağlıklı, üç kap yemek alabiliyorsunuz. Ya da üniversiteli bir öğrenciyseniz, üniversitenin hemen yanında kurulan Çamaşır Kafe’de öğrenciler kıyafetlerini ücretsiz yıkayabiliyorlar. Sabahları ücretsiz çorba içiyorlar. Kâğıt toplayıcılar için bir kooperatif kurulmuş, insanlar bu kooperatifle çok daha rahat çalışıyorlar. Bu projelerle ilgili farkındalık oluşturmaya çalışıyor ya da benzer projeler öneriyoruz.

CHP’li olmayan belediyelerle de iletişim kuruyor musunuz?

Tabii. Başka bir belediye de olsa, bir mahalleyi ziyaret ettiğimde belediyeye birlikte gidiyoruz ve durumu anlatıyoruz. O anlamda siyasetler üstü bir mesele. Yapıyor ya da yapmıyor ama sonuçta, talep etmek o insanın hakkı. İnsanlar çoğu kez sorularına cevap alamıyor, ben bir şekilde o cevabı öğreniyorum. Yoksulluğa bakış böyle bir şey aslında, önyargılı. Onlar ve biz varız ve sanki onlar ayrı bir grup, ayrı bir kimlik. “Yoksullar tembeldir, iş buluyoruz, çalışmıyorlar” gibi bir yargı var. Ben öyle zamanlarda hep şunu söylüyorum: Zenginler çok çalıştıkları için mi zengin? Hayır.

“Umut da var”

Hacer Foggo, bir annesiniz aynı zamanda, bir oğlunuz var. Bir yandan sokakta çalışıyorsunuz, bir yandan gazetecilik, bir yandan insan hakları aktivistliği ve bir de annelik. Zorlandınız mı, nasıl oldu?

Çok zorlandım sayılmaz. Ablam bana çok yardım etti oğlum küçükken. Eve gittiğin zaman başka bir dünyaya giriyorsun zaten ve onun ayrı dünyasının çok özel olduğunu düşünüyorum. Onun dünyasına kendi hayatımla ilgili müdahaleler yapmadım hiçbir zaman. Herkes kendi yolunda yürümeli. Onun dünyaya bakışına, hayallerine ulaşmak için verdiği mücadeleye saygı duyuyorum. Tabii ki bir sürü şeyi konuşuyoruz ama bir propagandaya hiçbir zaman girmedim. İki yaşındayken Sulukule’ye gelmişti. En büyük eylemlerinden biri o ☺ Ama mitinglere, protestolara hiçbir zaman oğlumla birlikte gitmedim, gidenlere bir şey söylemiyorum ama ben gitmemeyi tercih ettim.

Her ne kadar uzak tutmaya çalışsanız da oğlunuzu, sizin öncelikleriniz biraz da onun öncelikleri olmuyor mu?

Evet ama o da ben de kendi önceliklerimizle uğraşıyoruz, onun hayatı ve benim hayatım yani. Bir de bir eve bir kurban yeter. Tabii kurban gibi görmüyorum kendimi ama zor bir alanda çalışıyorum. Çok zor hayatlara tanık oluyorum. Oğluma küçükken bu kadar şeyi yüklemeyi doğru bulmadım. Beni bu kadar etkiliyorsa o yaştaki bir çocuğu hayattan koparır. Bu yüzden böyle söylüyorum.

Siz nasıl başa çıkabiliyorsunuz bu durumla?

Aslında benim nasıl başa çıkabildiğimden ziyade yukarıdakiler bu kadar yoksulluğa, bu kadar açlığa nasıl tahammül ediyor? Tabii birçok şey de yapılıyor, özellikle belediyeler düzeyinde ama yukarıdaki politika hep bir muhtaçlık üzerinden yürümüş ve bence sorgulanması gereken şey o. Nasıl bütün bunları görüp de görmezden geliyorlar? Bunlar yoksul insanların sorunu olmamalı, hesap vermesi gerekenler, o insanları o duruma düşürenler.

Çabalarımız sonucu değişimi görmek bana umut veriyor. Çok da gördüm. “Hiçbir şey olmaz” denen çocukların Anadolu Liselerini kazandıklarını, üniversiteyi kazandıklarını gördüm. Diyeceksin ki “Kazandılar da ne oldu?” Ama o adımı atmak çok önemli hem aileler hem de o çocuklar açısından.

Ya da kentsel dönüşümle ilgili mücadeledeki kazanımlarımız… Bütün ülkeye kentsel dönüşümün aslında bir rant projesi olduğunu tartıştırmak önemli.

Romanlarla ilgili çalışmada, bir strateji eylem planının Resmi Gazete’de yayınlanmasını sağlamanın, “Romanlar var ve böyle yaşıyorlar” gerçeğini ortaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii yeterli değil, çünkü sürekli geriye dönüyoruz. Bir şeyi kazanıyorsun, sonra o hakkı kaybediyorsun. Bu çok yorucu bir şey.

Gün nasıl başlıyor Hacer Foggo için?

Oğlum okula gidiyor, sonra ben başlıyorum yoksullukla ilgili çalışmaya. Bazen telefonlara bakıyorum, yazılar yazıyorum, rapor yazıyorum, okuyorum. Mahallelere gidiyorum, başka şehirlere gidiyorum, dolaşıyorum. İyi örnekleri, güzel projeleri anlatıyorum her yerde. Gördüğüm trajik hikâyeleri de anlatıyorum bıkmadan. İnsanlar bazen sıkılıyor, sıkılsınlar. İyi şeylerin yanında yaşanan dramları da anlatıyorum. O dramlar sadece dram değil, orada duyulması ve dönüştürülmesi gereken bir hikâye var ve o insanlar anlatamadığı için ben anlatıyorum aslında. Keşke benim yerime burada hikâyenin gerçek sahipleri otursaydı da sen onunla konuşsaydın. Ama insanlar korkuyor. Cumhurbaşkanı “aç yok” dediğinde korkuyor, sosyal yardımı keserler mi, başlarına bir şey gelir mi diye düşünüyorlar. Halbuki bir yerde bir sorun varsa konuşarak çözeceksin, bir araştırma yapacaksın ve araştırmanın sonuçlarına göre çözüm üreteceksin.

“Hayatta kalma stratejileri”

İstanbul’un en yoksul semtleri ya da en yoksulları kimler?

En yoksul mahalleler, İstanbul’da sosyoekonomik seviyesi çok yüksek olan yerlerde aslında. Mesela Çekmeköy, Şişli, Beyoğlu, Fatih, Esenyurt, Arnavutköy… Günlük çalışanlar, gündelik çalışanlar oralarda. Ama şu anda asgari ücretle çalışan herkes yoksulluk, açlık sınırının altında. Günlük çalışanla asgari ücretli birinin durumu neredeyse aynı. İkisi de gıdaya erişimde zorluk çekiyor. Gıdaya erişememek, sağlıklı beslenememek demek. Mesela et ve süte ulaşamamak, sebze meyve alamamak. Tek tip beslenmeyle, mesela ekmek ve makarnayla bütün günü geçirmek.

Pandemi döneminde un, şeker, yağ ve sütün ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Konuştuğum aileler hiçbir şey olmasa, mutlaka un ve yağ istiyorlardı. Çünkü onunla börek çörek yapıyor, çorba yapıyor, bütün aileyi besliyor. İki çuval unla kışı geçirebiliyor. Bunlar yoksulluğun kodları. Biz belki düşünemeyiz ama kış öyle geçiyor.

Mesela çiçekçiyseniz yaz döneminde satış yapamayacaksınız anlamına geliyor, o zaman kışın biriktirmeniz gerekiyor. Sürekli bir alternatif arayışı var. Mesela müzisyense, pandemi döneminde belki de inşaat işçisi olarak çalışmaya başlıyor, yani sürekli bir geçim stratejisi düşünmek. Gelecek böyle, bu kaygıyla hayatı devam ettirmek.

Van’ın köylerine gitmiştim, bomboştu, sadece yaşlılar vardı. Gençlerin hepsi inşaatta çalışmaya gitmiş. Köy diyorsun, tarım diyorsun, çiftçi diyorsun ama yok, bitmiş. Tekstilde çalışan çocuklar var çok fazla. Haftada 400-500 TL alıyorlar. İnsanlar kendi stratejilerini geliştiriyorlar.

Derin Yoksulluk Ağı İstanbul dışında başka yerlere açılmayı düşünüyor mu?

Hayır. Çünkü yetişemiyorlar, yetişmek mümkün değil. İstanbul zaten birkaç şehir demek ve çok derin bir yoksulluk yaşanıyor. Ben günde ortalama 100 telefon alıyorum. Bu 100 aile demek. İşte bu yüzden, gerçekten acil bir müdahale planı olmalı. Okullara beslenme konsun, gıda kriziyle ilgili acil bir plan yapılsın, hiç kimse aç kalmasın diyoruz ama bu ne bizim ne Derin Yoksulluk Ağı’nın başa çıkabileceği bir şey değil. O yüzden bir politika oluşturulmalı. Ücretsiz kreşler olmalı, çocukların sağlıklı beslenebileceği, okuyacağı, öğreneceği yerler olmalı. Okullarda beslenme programları olmalı. Kadınların, özellikle yalnız kadınların çocuklarıyla birlikte ya da yalnız konaklayabilecekleri yerler olmalı. Sığınma evlerinden söz etmiyorum, şu anda yakıcı bir evsizlik sorunu var. Yaz sonunda yurt sorunu yeniden başlayacak öğrenciler için. Geçen yıl çocuklar “yurt yok” dedi, peki, bu sene bir hazırlık var mı? Yok.

Türkiye’de bir sorun var. İstatistik olarak kalıyor sorunlar. Oysa onları hemen bir programa çevirmek zorundasınız.